12 Ocak 2014 Pazar

YAZMAK MASRAFLI BİR İŞTİR!



Yazmayı masraflı hâle getiren en önemli şey,  ona harcadığınız zamandır. Başka bir deyişle, yazmak için gerekli birikimi elde etmek ve yazı yazabilmek için gerekli olan zamanı, başka olası etkinliklerden uzak kalarak kazanabilirsiniz. Ben çayımı-kahvemi alıp, sıcak bir yerde, piyano sesi eşliğinde ve keyifle yazıyor da olsam, fırsat maliyeti teorisi açısından, masraflı bir tercih yapmış olmaktayım!

Yazmanın masraflı olduğunu anladığınız an, önünüze iki seçenek çıkar. Birisi arenadaki seyircilerin takdirini değil, acilen ilgisini çekecek şekilde yazmak ve bu işten daha çabuk ve yoğun bir şekilde para kazanmak. Bunun için, daha geniş bir kitlenin dikkatini çekmeniz gerekir. Dolayısıyla sulandırılmış romantizm tarzında, sansasyonel bir şekilde, duygusal tavırla veya “gıcık” bir şekilde yazmalısınız.

İkinci seçenek ise, ilgi-çeksin veya çekmesin, gözlemlediğiniz ihtiyaçlara göre yazmaktır. Bu seçenekle, yazarlıktan geçinmek veya daha ötesini kazanmak, uzun bir süreçtir. Çünkü inşa çabası ve olumlu tavır takdir toplarsa da hemen ilgi çekmez. Oysa siz biriktirdiğiniz takdirle değil, size olan ilginin getirdiği  para ile alış-veriş yapabilir ve kitaplarınız çok satarsa, yeni baskılar yapabilir veya yeni kitaplar yayınlatabilirsiniz. Partizanlık yapmak da bana göre değil; çünkü ben bir partiye değil, bir davaya adanırım ve oy vermekte olduğum partiye bile adanmış değilim! Bilgim için davet ederlerse, konuşurum, ama “ulufe” olsun diye davet ederlerse gitmem! Çünkü ulufe, sizi doğrucu olmaktan alıkoyar! Yolunuzu kaybetmeye başladığınızı bilmek, faturalarınızı nasıl ödeyeceğinizi düşünüyor olmaktan, daha acıdır!

Ben eğitimciyim, iyi bir insana baktığım zaman, aslında onun aynı zamanda büyük ve kullanmadığı negatif potansiyeli olduğunu görürüm. Ama ülkemizde bunun okur-yazarlığı zayıftır. Önce serserilik edip-sonra tövbekâr-efendi olursanız, sizi her yere davet ederler. Yanlış bir yoldan dönenlere saygım büyük; Allah yollarını açık etsin. Ama bir potansiyeli takdir etmek için, önce negatif hâlini görmek zorunda mıyız?
Birinci şekilde, yani ne olursa-olsun dikkat çekici bir tarzda yazmak benim “işime” gelmez. Çünkü bir şeyleri bilmek sorumluluktur. Ben yurdum insanını ve özellikle gençlerini iyi tanıyorum. Yanlış şeyleri bir yana bırakın, düzgün cümlelerimin onların zihinlerindeki olası etkilerini, çağrışımlarını ve akıllarına gelebilecek olan yan anlamları bile hesaplıyorum.

Yoksa bir küheylan, cam eşya mağazasına dörtnala girerse nasıl kırılmadık eşya kalmaz, onun gibi ben de kalemimi serbest bıraksam, okuyan her insanın kalbinde ve zihninde berelenme olur.  Ve kendi dudağını ısıran insan nasıl garip bir şekilde zevk alır ve devam eder, onun gibi benim yazılarımı okumaya devam ederler!


Ama Birisi herkesi gözetliyor! Ben de yazıya veya söze dökülen cümlelerimi oduncu kantarıyla değil, kuyumcu terazisiyle tartmaya devam edeceğim. 

-------------------------
-------------------------

SAVAŞ ŞENEL KİTAPLARI

AZ ACILI VE KALICI İNGİLİZCE-YABANCI DİL ÖĞRENMEK İÇİN PÜF NOKTALARI

Kitabın Tanıtım Yazısı
Kitabın Facebook sayfası
Kitabı buradan satın alabilirsiniz: Kitapyurdu.com



(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)

ÇAY SAATİ İÇİN HAFİF YAZILAR


(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)




(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)

-------------------

4 Ekim 2013 Cuma

Neden her yazımda mutlaka iyimserlik vardır? (Web yazarlarının göz ardı etmemesi gereken önemli bir uyarı)


Bütün yazılarımda, üzerinde yıllardır çalışılmış bir iyimserlik vardır. İyimserliği saflıkla veya aptal olmakla karıştıran kişiler için çok özel yazılarım bulunmaktadır! Kitabımı veya bloglarımı incelediyseniz, bunu görmüşsünüzdür veya bundan sonra göreceksiniz.

Peki neden iyimserlik en üzgün yazılarımda bile yer alır?
Birinci sebep, benim gerçekten iyimser olmamdır.

İkinci sebepse teknik bir konudur:

Ben bir web yazarıyım, yani yazılarımı öncelikle internette yayınlıyorum. Yani, okur veya araştırmacı arama motorlarından bir konu veya kavram aradığında, benim bütün yazılarıma değil, ilgili yazıma ulaşıyor. İnternet kullanıcısı meşgul dalgın ve aceleci olabiliyor; dolayısıyla benim diğer yazılarıma bakmaya zamanı olmayabilir. Hâl böyle olunca, beni sadece bir yazımla değerlendirme durumunu yaşayabilir. Kendisi bunu yapmayı planlamasa bile zihin veya kalp bunu sıklıkla yapar.


Ben genellikle iyimser olduğum hâlde, okurun veya araştırmacının karşısına arama motorundan çıkan yazımın, üzgün ve sitem dolu bir yazı olduğunu düşünelim: Okur bu yazıdaki havanın, benim hayata karşı takındığım genel tavrımı yansıttığını düşünebilir ve dolayısıyla onu yanıltmış olurum. Belki de benim yazımı, kendisinin hayata karşı beslediği küskünlüğe bir destek yapar ve ben de aslında hiç istemediğim hâlde, bir başkasının kötümserliğini veya üzüntüsünü arttırmış olurum.
Özellikle genç bir okurun böyle hissetmesi beni daha da rahatsız eder. Çünkü gençler, özellikle kırılgan bir neşeye sahipler ve neşeleri hemen melankoliye dönüşebiliyor. Bunda eğitim sisteminin veya ailelerinde gördükleri ve sıklıkla abartılı olan “korumacı” tavrın büyük bir rolü vardır.

Okurun elinde bir kitap olsa, hem hüzünlü hem neşeli yazılarımı görür ve genel tavrımın iyimser olduğunun farkına varabilir. Ama internette bütün yazılarımı görme imkânı olmayabilir. Kitabın sahip olduğu, ama internette bulunmayan bir güzellik de budur: Bir yazarın kitabında, onun genel tavrını daha kolay bir şekilde görebilirsiniz.

Dolayısıyla benim her yazımda iyimserliğimden bir parça vardır.

Benim her hangi yazımla başbaşa kalmış olan birisini, aynı zamanda umutsuzluk ve hüzünle baş başa bırakmayı istemem. Ben gece mışıl mışıl uyurken, yazılarımı okuyan birisinin hayallerinin yıkılmasına sebep olmak veya bu konuda ona yardımcı olma ihtimali beni rahatsız eder.

Evet yazının görünen desenleri üzüntü veya sitem olabilir, ama fonda çözümlerle dolu olduğuna inandığım bir dünya
ve iyimserlik vardır.

-------------------------
-------------------------

SAVAŞ ŞENEL KİTAPLARI

AZ ACILI VE KALICI İNGİLİZCE-YABANCI DİL ÖĞRENMEK İÇİN PÜF NOKTALARI

Kitabın Tanıtım Yazısı
Kitabın Facebook sayfası
Kitabı buradan satın alabilirsiniz: Kitapyurdu.com



(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)

ÇAY SAATİ İÇİN HAFİF YAZILAR


(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)




(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)

-------------------

1 Aralık 2012 Cumartesi

YAZARLIK YÜRÜMEYE BENZER; HERKES YÜRÜR, AMA…(VERDİĞİM YAZARLIK DERSLERİ HAKKINDA)

Bir çok kişi, yazma işinin başlı başına bir alan olduğunu anlamakta güçlük çekiyor. Bir şeyleri duyumsamak, bilmek veya yaşamak, yazmak için yeterli görülebiliyor.

Duyumsamak, bilmek veya yaşamak birer kazançtır ve elbette size yazmak için eşsiz malzemeler sağlayabilirler. Ancak, ilk üçü herkeste ister-istemez bulunan birer özellik iken, yazmak bir kazanımdır. Bunu söylerken, yazarlığın herkesin yapabileceği bir şey olmadığını kast etmiyorum. Bendeniz, bir çok okurumu, arkadaşımı, dostumu veya öğrencimi yazmaya teşvik eden birisiyim. Teorik olarak, herkesin bir şeyler yazabileceğine inanırım. Fakat bu inancım sadece, yazmak konusuna karşı gerekli duyarlığı ve saygıyı duyan kişilerin hayatında gerçeğe dönüşür.

Kâğıdı ve kalemi alan herkes bir şeyler yazabilir. Ama zihninizdekileri ve kalbinizdekileri tam anlamıyla veya tam anlamına yakın bir şekilde kâğıda dökmek zordur. İşte temel sorunlar burada, yani duygu ve düşüncelerin yazıya dökülmesi aşamasında ortaya çıkarlar. Başka bir deyişle, yazarlığı farklı bir iş ve profesyonel bir alan hâline getiren, buradaki sorunlarla yüzleşme ve onları aşma becerisidir.

Bir hevesle yazmaya başlayan kişiler bazı noktaları göz ardı ederler veya genellikle bunlardan haberleri yoktur.

Birincisi kişi kendi anadillinde de konuşup-yazsa, aslında tercüme yapmaktadır. Yani yazmakta olan kişinin ana dilinin Türkçe olduğunu düşünelim; Bu kişi, aslında düşüncelerini veya duygularını Türkçe’ye tercüme etmektedir. Çünkü düşünceler ve duygular zihnimizde Türkçe olarak değil, aksine herhangi bir dilden bağımsız olarak doğarlar ve yine herhangi bir dilden bağımsız olarak var olmaya devam ederler. Biz onları yazıya dökerken, aslında onları Türkçeye tercüme ederiz. Dolayısıyla bütün tercüme çalışmalarında söz konusu olan sorunlar, anadilinizde yazarken de ortaya çıkarlar: Kendimizi iyice okumak, neler hissettiğimizi veya düşündüğümüzü iyice anlamak, uygun kelimeler, tamlamalar, ifadeler veya deyimleri bulup aslına sadık bir şekilde tercüme yapmak gibi.

İkincisi, tercümeden bir farklı olarak ortaya çıkan bir konu vardır. Tercüme yaptığınız bir eserde her şeyi tercüme edersiniz. Size hangi metin verilmişse ve tercüme etmeniz istenmişse, onu kısaltmadan veya kendinizden fikir olarak bir şey katmadan başka bir dile aktarırsınız. Fakat zihninizin ve kalbinizin söylediklerini tercüme ederken, yani yazıya dökerken, seçimler yapmanız gerekir: Hissedip-düşündüklerinizden hangi sonuçlara ulaşıyorsunuz? Zihninizden veya kalbinizden geçenleri ne amaçla kâğıda dökeceksiniz? Yazınızda bu fikirlerin veya duyguların hangilerine yer vereceksiniz ve okuyucuyu nereye götürmek istiyorsunuz? Okuyucunun neler düşünmesini, neler hissetmesini ve ne yapmasını istiyorsunuz?

Üçüncüsü, okuyucu sizin eseriniz olan metinleri okurken yalnızdır. Anlamadığı yerleri size sorma imkânı yoktur. Dolayısıyla yazdıklarınız hem içerik olarak, hem de imla kuralları ve dil kullanımı açısından açık ve anlaşılır olmalıdırlar. İçerik olarak belli bir kitleyi hedeflemiş ve yazdıklarınızı anlamak konusunda sorumluluğu okuyucunuza yüklemiş olabilirsiniz. Yani yazılarınız belli bir birikimi gerektiriyor olabilir. Ama acı gerçek şu ki, anlayacak birikimim olduğu hâlde anlayamadığım bir çok yazı görüyorum ve aslında belli bir süre geçtikten sonra kendi yazarının da o yazıyı anlamayacağını düşünüyorum!

Çünkü bu türden yazılardaki çoğu ifade, okuyucu zihninin anlayacağı açıklıkta değiller. Bunun sebebi de, yazarın bir ana fikri olmaması, kelimeleri ve imla kurallarını düzgün bir şekilde kullanmaması veya başka yazarları yeterince okumamış olması, yani çıraklık yapmıyor olmasıdır.

Bir konuda başarılı olan kişilerin, kendilerini yazarlıkta da iyi görme hatası da, onların başarısızlığını hazırlayan etkenlerdendir. Mesela kişinin konuşmaları oldukça iyidir. Dolayısıyla kendisini yazarlık konusunda da başarılı görür. Kişinin bir gün yazarlık konusunda da “başarılı olacağına inanması” hata değildir. Ama bir başka bir alanda başarıyı yakalamış olduğu için yazarlıkta da otomatik olarak başarılı olduğuna inanması yanlıştır. Kendilerine şu soruyu sorsalar yetecek: “Yahu ben yıllardır konuşmalar yapıyorum ve bu başarım zamanla beslendi. Ama yazarlık geçmişim o kadar uzun değil: Nasıl oluyor da kendimi bu konuda da başarılı sayıyorum?”

Evet dostlar, acı gerçek şu: Yazmak da bedel istiyor. Yazdığınızın on katı kadar okumuyorsanız ve sık sık da yazmıyorsanız, dikkatli olun derim. Yoksa yazdıklarınız diğer alanlardaki başarınızı da gölgeleyebilir.

Verdiğim yazarlık dersleri fikri de buradan doğdu. Yazarlık konusunda bir farkındalık vermek ve yol göstermek fikri beni bu konuda dersler vermeye itti. Evet, herkes yürüyebilir, ama yürümeden yürümeye fark vardır. Nasıl yürüdüğünüz sizi ilgilendirir. Ama bırakmak istediğiniz etkiyle yürüyüşünüz arasındaki ilişki kopuksa, o zaman sorun var demektir. Sözgelimi bir kavgaya süklüm-püklüm yürüyerek girerseniz, sonu hüsran olur. Yazarlık da böyledir.

Yanlış mı düşünüyorum?
--------------------------

www.savassenel.com
--------------------------
Konuyla İlgili diğer yazılar, öneriler: Görmek istediğiniz linkin adını tıklayınız:
Yazılı ve Sözlü İletişim Konusunda Önemli İlkeler
Neden Yazıyorum? Zorum Nedir?
Size “deli”, Bana “Yazar” Derler!
Madem ki Zekîyim, O Hâlde Kitap Okumama Gerek yok! (mu?)
Okumadan Yaşanır mı?
Araba Satın Almak, Kitap Satın Almaktan Daha Zor (mu?)
Kitaplardan neler Bekliyoruz?
Okuma Etkinliğinden Tasarruf Edilir mi? Kumdan kale yapılır mı?
Kitaplar Hep Aynı Şeyleri mi Söylerler?
Çok Kitap Okudum da Hayatım Değişti!
Kitaplarla Anılmak İsterim! Fena mı Ederim?
Kitaplar Teorik Şeyler midir?
Okumanın Bana Çocuklukta Kazandırdıkları
Çocuklar Okumayı Sevebilirler mi?
İnsanları Kaynaklara ve Özellikle Kitaplara Ulaştırmazsam Patlarım!
Arabam Olmayışı Konusunda Bütün Suç Annem ve Babam da!
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN
: savassenel@hotmail.com

savassenel@yahoo.com


-------------------------
-------------------------

SAVAŞ ŞENEL KİTAPLARI

AZ ACILI VE KALICI İNGİLİZCE-YABANCI DİL ÖĞRENMEK İÇİN PÜF NOKTALARI

Kitabın Tanıtım Yazısı
Kitabın Facebook sayfası
Kitabı buradan satın alabilirsiniz: Kitapyurdu.com



(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)

ÇAY SAATİ İÇİN HAFİF YAZILAR


(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)




(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)

-------------------

NEDEN İNSANLAR KONUŞURLARKEN-YAZARLARKEN YABANCI KELİMELER KULLANIR?


Yıllarca İngilizce öğreten biri olarak Türkçe konuşurken yabancı kelimeler, sözgelimi İngilizce kelimeler kullanmaktan kaçındım. Aslında hangi kelimelerin yabancı olduğu, hangilerinin olmadığı sıkça tartışılıyor. Benim bu yazımda sözünü ettiğim kelimeler daha çok sesletimiyle yabancı olduğu hemen "sırıtan" kelimeler. Sözgelimi, “bugün off oldum” ifadesinde yer alan “off” kelimesi gibi. (Not: bu cümleyi kullanan birisi, gününün verimli geçmediğini anlatmaya çalışıyor)

Türkçe konuşurken yabancı kelimeler kullanmanın bir kaç sebebi olduğunu düşünüyorum:
Birincisi, Türkçe’de karşılığı olan kelimeleri kullanmak konusundaki dikkatsizliktir. Yabancı kelimeyi çok duyan veya yabancı dil öğrenen kişiler bunu yaparlar. İnsanlar yeni öğrendikleri kelimeleri ağızlarından kaçırabilirler. Bu mazur görülebilir. Ama sıkça tekrarı can sıkıcı bir konu olabilir.

İkincisi, konuşmalarında yabancı kelimeler kullanan biri ana dilini de iyi bilmiyor olabilir. Elimizde bulunan parçalı kumaşları birleştirip, sözgelimi masa örtüsü yaptığımız gibi, tam olarak bilmediğimiz iki dili de birleştirip derdimizi anlatmaya çalışabiliriz. Ana diline hâkim olmayanlar, sık sık yabancı kelimeler kullanırlar. Bu tür insanlar, sözgelimi İngilizce konuşurken de Türkçe kelimeler kullanırlar. Çünkü ne anadillerini ne de yabancı dili tam olarak bilmediklerinden, bir oradan bir buradan devam ederler.

Üçüncü sebep de bugünlerde zayıf düşürülen Türkçemizdir. Sadeleştirme adına güdükleşen bir Türkçe’yle konuşuyoruz. Sözgelimi Türkçe’de tartışma diyoruz. “Babamla tartıştık” diyen birisinin babasıyla kavga mı ettiğini yoksa fikir alışverişi mi yaptığını anlamak mümkün değildir. Halbuki müzakere, münazara, münakaşa v.s gibi kelimeler sadeleşme kurbanı olmasalardı, bu kadar sıkıntı yaşamazdık. Oysa İngilizce’de nüans belirten bir yığın kelime vardır. (Discussion, despute, debate v.s)

Dördüncüsü, bazı mesleki alanların başka ülkelerde doğmasıdır. Sözgelimi, internetle ilgili terimlerin İngilizce olması neredeyse kaçınılmazdır. Türkçeleştirmeye çalıştıkça da konu daha bir karışık hâl alıyor. Bu, durumda ne yapılabilir, uzun uzun tartışmak, müzakere etmek gerekiyor.

Çok acıdır ki, bana “İngilizce, Türkçe’den daha zengin sanırım” diyen öğrencilerim olmuştur. Burada biraz haksız bir durum da vardır. Bunu söyleyen öğrencilerimin bazıları aslında Türkçe’yi bilmemektedir. Yani, fikir dünyası bazı kavramları kendi anadilinde de öğrenmeye mecbur kalmamıştır. Kendi ana dilinde roman okumadan, yabancı dilde romanlar ya da metinler okuyunca, bazı kavramlarla önce yabancı dilde tanışmıştır. Aslında ana dilinde de olan bu kavramların, İngilizce’nin veya başka bir dilin malı ve zenginliği olduğunu sanmaktadır.

Anadilimizi tanıyalım. Bu ifade “yerli malı kullanalım” gibi bir ifade oldu ama, siz benim ne demek istediğimi sanırım anlıyorsunuz.
-------------------------
-------------------------

SAVAŞ ŞENEL KİTAPLARI

AZ ACILI VE KALICI İNGİLİZCE-YABANCI DİL ÖĞRENMEK İÇİN PÜF NOKTALARI

Kitabın Tanıtım Yazısı
Kitabın Facebook sayfası
Kitabı buradan satın alabilirsiniz: Kitapyurdu.com



(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)

ÇAY SAATİ İÇİN HAFİF YAZILAR


(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)




(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)

-------------------

BANA BİR HİKÂYE ANLATIN; KEYİFLE DİNLERİM


Bir toplantıda düşüncelerim bana sorulduğunda bir hikayecik anlatmak istemiştim. Toplantıdaki arkadaşlarımdan biri “hikayeleri değil gerçekleri” konuşalım diye bana itiraz etmişti. Olayın asıl komik yanı, benim hikaye anlatmama itiraz eden arkadaşım, o sıralar sinema üzerine doktorasını tamamlamak üzere hummalı bir faaliyet içindeydi.

Sinema üzerine doktora yapan birinin gerçekçi olmayı bu şekilde önermesi bana komik gelmişti. Toplantı sonrasında ona düşüncelerimi anlattım. O da hatasını kabul etti. Sinemanın, kısaca kurgunun atası, hikayeler ve masallardır.

Hikaye anlatmak insanlara zaman kaybı gibi gelir. Fakat aslında hikayeler, uzun sürebilecek mesajları, kısa zamanda vermenizi sağlar. Ayrıca, hikayeler sadece bilgi verici değil, mesajı hissettirici bir türdür. Başka bir deyişle, mesajın sadece anlaşılmasını değil, duyumsanmasını da istiyorsanız, hikayeleme iyi bir anlatım yoludur. Karşımızdaki insanı da emek vermeye, düşünmeye davet eder. Hikayeler, mesajı tamamıyla yutulmaya hazır-çiğnenmiş bir lokma gibi vermez. Çelişki gibi görünebilir ama elbette kendi çiğnediğimiz lokmayı yemek isteriz. İşin sırrı budur. Doğrudan verilen “dijital mesajlar”, sadece bilgisayarlar için anlamlıdır.

Ayrıca, hikayeler, zihinde resimler çizer, konuyu görselleştirirler ve konunun sadece anlaşılmasını değil aynı zamanda hissedilmesini sağlarlar. Bir mesajın sadece bilinmekle kalmayıp aynı zaman da hissedilmesi de çok önemlidir. Çünkü çoğu iletişim sürecinde sorun sadece anlaşılmamak değil duyumsanmamaktır. Bunun sonucunda da empatiden, karşılıklı duygu alışverişinden yoksun kalırız. Hissetmediğimiz bir mesajın da gereğini yapmayız.

Bu açıdan, görsel araçların olmadığı zamanlarda hikayeleme çok kullanılan bir yöntem olmuştur. Hikayeler yoluyla mesajlar duygusal bir bağlama oturtulmuş ve görselleştirilmiştir. Beynin duygusal bağlam içinde aldığı ve görselleştirebildiği şeyleri daha iyi ve kalıcı bir şekilde öğrendiği söyleniyor. Yeni araç ve gereçler keşfedilmiş olsa bile bugün de masalların ve hikayelerin önemli olduğuna inanıyorum.

Ne yazık ki bu konu ihmal ediliyor. Sözgelimi son zamanlarda vizyona giren Keloğlan filmine çocukların fazla gitmediğini öğreniyoruz. Mehmet Ali Erbil’in oynadığı bir Keloğlan karakterinin çocuklara ne vereceği tartışılabilir ama bir yandan da çocuklarımızın Keloğlan’ı tanımadığı söyleniyor. Çünkü çocuklarımız masal okumuyor ya da dinlemiyorlar. Zira onlara masal okumuyor ya da masal anlatmıyoruz.

Çocukluğumda anneannemden ve anne-babamdan bol bol masal dinlemiş, şanslı biriyim. Bugün de evimizde küçüklere masallar okunur. İstedikleri zaman, sözgelimi oyun oynarken dinleyebilecekleri masal kasetleri, CD’leri vardır.

Ben masalları, hikayeleri, fıkraları severim. Bana bol bol anlatın dinlerim. Onları dinlerken gülerim ya da gözlerim dolar. Çünkü onlar gerçeğe gönderme yapar, çağrışıma açıktırlar.


-------------------------
-------------------------

SAVAŞ ŞENEL KİTAPLARI

AZ ACILI VE KALICI İNGİLİZCE-YABANCI DİL ÖĞRENMEK İÇİN PÜF NOKTALARI

Kitabın Tanıtım Yazısı
Kitabın Facebook sayfası
Kitabı buradan satın alabilirsiniz: Kitapyurdu.com



(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)

ÇAY SAATİ İÇİN HAFİF YAZILAR


(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)




(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)

-------------------

Çocuklar, Yazamayan yazarlar vs.



Çocuklar ve iki yüzlü büyükler!

Bir gün sokakta yürüyorken, bir kaç dakika içinde bir olaya şahit oldum: Zaman zaman alışveriş yaptığım bir bakkalın işletmecisi başka bir adamla konuşuyordu. Bu işletmecinin oğlu olduğunu düşündüğüm bir çocuk ona bir şeyler söyledi. Fakat babası, çocuğa herhangi bir tepki vermeksizin diğer adamla konuşmasına devam etti. Çocuk da babasının kendisini duymadığını düşünmüş olsa gerek ki, yeniden babasına bir şeyler söyledi. Babanın çocuğunu duymuyor olması mümkün değildi, ama yine herhangi bir tepki vermedi. Derken çocuk üçüncü kez babasına hitap edince, adam birdenbire ve hışımla dönüp: " Sussana be!" diye başlayan bir cümleyle çocuğu kötü bir şekilde azarladı. Çocuk doğal olarak mahcup oldu. Kendi kendime şunu düşündüm: Bu adam çocuğu kendisine ilk kez hitap ettiğinde ona dönüp: "Oğlum, söyleyeceğin şey acele değilse, seninle biraz sonra konuşalım" diyebilirdi. Çünkü bu adam, dükkânına gelen müşterilerine çok iyi davranabiliyordu; başka bir deyişle nazik olmanın nasıl bir şey olduğunu biliyordu!

"Eşşoğlueşşek!"

Yine bir gün arkadaşlarımla bizim oradaki bir kahvede oturmak durumunda kalmıştım. Mekâna bir adam çocuğuyla birlikte geldi. Çocuk büyüklerin yer aldığı bir mecliste nasıl davranacağını bilemediğinden olsa gerek ki, oturmayıp ayakta beklemeye başladı. Babası (olacak adam) çocuğa dönüp: "Eşşoğlueşşek otursana!" dedi. Zavallı çocuk, şaşkınlıkla bir yere ilişti.

Bu insanlar, tıbben çocukları olmama durumunu yaşasalardı, doğal olarak, hastahane hastahane, doktor doktor dolaşıp tedavi yollarını arayacaklarından adım gibi eminim. ve ben de öyle bir durumda aynısını yapardım Ama Allah onlara bir çocuk veya çocuklar lutfettiğinde o küçük canlara karşı da kaba olabiliyorlar. Ben bunu büyük bir iki yüzlülük olarak görüyorum!

Bu insanların çocuklarını sevdiklerini biliyorum. Onlar çocuklarını belki de benim kendi çocuklarımı sevdiğimden daha fazla seviyorlar. Ama bu sevgilerini arabaları kadar süslemiyor, bu duygunun niteliklerini artırmıyorlar ve incelikle dışa vurmuyorlar. Başka bir deyişle, çocukları onların sevgilerini hissedemiyorlar; algılayamıyorlar.

İnsanların, sadece sevmenin yetmediğini, onu nitelikli bir hâle getirip dışa vurmaları gerektiğini bilmeleri gerekiyor.

Yazamayan yazarlar

Bir arkadaşım var ve bayan ayaklabıları imalatında çalışıyor; meslekî tabirle "zenne ayakkabı" sektöründe. Bu sebeple nerde bayan ayakkabısı görse elinde olmadan inceler. Eşiyle yürürken elinde olmadan bayanların ayakkabılarına bakıyor, bunu yapmaktan kendisini alamıyor! Bu sebeple eşiyle tartıştığı da oluyor. Çünkü aslında o sadece ayakkabılara bakarken, durum başka türlü görünebiliyor!

Buna benzer bir meslek hastalığı da bende de var. Elime bir yazılı metin geçince, ister-istemez metnin kalitesine, anlaşılabilirlik ve okunurluk derecesine bakıyorum. Falat ne yazık ki, iç açıcı olmayan yazılar görüyorum. Özellikle tercüme eserlerde durum vahim! Bir yandan da tanıdıklarımın dostlarımın internetteki sayfalarına araştırma veya onların ihtisas alanıyla ilgili olarak bilgi almak amacıyla girdiğimde de aynı durumu görebiliyorum. Hatta bazen bu türden metinleri evde yüksek sesle okuyorum ve ev halkına: "Ne anladınız bu okuduğum şeyden?" diye soruyorum ve sonunda başlıyoruz gülmeye. Çünkü anlamsız, uzun ve yazarın kendisinin bile sözgelimi bir ay sonra anlayamayacağı cümleler. Çünkü yazar kendi anlayacağı şekilde yazmış, ama bir süre sonra konuyu unutacağı için, kendisi de yazdıklarından konuyu öğrenemez! Çünkü cümleler veya metin konuyu anlatmıyor. Ben konuyu veya cümleyi anlasam da, okuma ve yazma alışkanlığımdan ötürü, yazarın ne anlatmak istedini tahmin edebildiğim için bunu başarabiliyorum!

Ben bu işi biliyorum haberiniz olsun!

Yazar olup da yazamayan bu dostlarımı uyarıyorum, ama anlatamıyorum. Belki mutevazı davrandığım içindir! Çünkü ben onları kırmadan durumu anlatabilmek için: "Ben de, daha bu işi bitirmedim ve elbette benim de eksiklerim var, ama istersen yazarlık deneyimimle sana yardımcı olabilirim" gibi cümlelerle durumu anlatmaya çalışıyorum. Ama bu "cilalı imaj" devrinde mutevazı olmaya çalışmak, bazı insanların sizi göz ardı etmelerine sebep olabiliyor. Beni dinlemek için televizyona çıkıp popüler olmamı bekliyorlar. Yahu zaten beni o zaman herkes tanıyacak! Siz bir fark ortaya koyun! Benim kalitemi anlamak konusunda kendinize yetemiyor musunuz da meşhur olmamı bekliyorsunuz? Meşhur olmayi veya televizyona çıkmayi istemıyor olamaz mıyım? Diyelim ki bir gün bugünkünden daha çok tanındım, bir çok televizyona veya radyoya davet edilmeye başladım. Siz geç kalmış olmayacak mısınız? Size zamanım kalacak mı? :)

E ben de o zaman şöyle diyeyim: "Kardeşim siz bu işi bilmiyorsunuz, ama ben biliyorum! Ya yazmayı bırakın ve kendinizi kötü bir duruma düşürmekten vaz geçin ya da arkadaş-büyük sözü dinleyin!" Nasıl? Böyle daha iyi oldu, değil mi?

-------------------------
-------------------------

SAVAŞ ŞENEL KİTAPLARI

AZ ACILI VE KALICI İNGİLİZCE-YABANCI DİL ÖĞRENMEK İÇİN PÜF NOKTALARI

Kitabın Tanıtım Yazısı
Kitabın Facebook sayfası
Kitabı buradan satın alabilirsiniz: Kitapyurdu.com



(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)

ÇAY SAATİ İÇİN HAFİF YAZILAR


(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)




(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)

-------------------